@elegantperson_ @barismrtyagci Kısaltsın yakışırsa şu sarı renk ne Nagihan mı sanıor kendini
Renk
South Sudan border area referenced in refugee and returnee coverage.
South Sudan border area referenced in refugee and returnee coverage.
@elegantperson_ @barismrtyagci Kısaltsın yakışırsa şu sarı renk ne Nagihan mı sanıor kendini
UFC kadın siklete büyük renk katar. https://t.co/eZ3Bh8urnf
@muslimdijital Ağzın burnun yamulmuş halen suret üzerinden, renk üzerinden,tip üzerindem aforizmalar kasıyorsun, be adam sen hiç mi aynaya bakıp utanmıyorsun.
Evine renk mi katmak istiyorsun? E ne duruyorsun? 🌸🪴 https://t.co/Il1dUtTRqU
@lululiante alliklarin pigmentli olmadigini biliyorum 😭😭 ama beyaz tenliyim ve soguk alt tonluyum tum pembeler sicaklasiyor yuzumde ya da hep cirt pembeler bu tarz gercekten soguk alt tonlu pembe romandde bulabiliyorum sadece daha once de ayni renk farini allik yapiyordum o yuzfen ☹️☹️
@ennes_wt Ya esas sıkıntı isimler ya renk falan değil hayata dair 10 üzerinden 1 genel kültürü olan adam İran kadrosuna bakar hiç futbol izlemese bile mohammed taremi nemati gibi isimleri görür diğerine bakar wood just bell görür der ki biri İran diğeri yeni zellanda
@siberhabertv Gül ağam hazırcıdır elini soğuk sudan sıcak suya sokmaz felsefesi armut piş ağzıma düştür.birde bunun bülo ağası vardır ki bukalemun renk değişiminde eline su dökemez. Bu iki aganin iktidar içinde aparat kızları vardır fırsat kollar bunlar uzun adam uyanırsa az zararla atlatır.
20 towns in South Sudan from safest to the unsafest to visit in 2026 1. Yirol 2. Aweil 3. Juba 4. Renk 5. Wau 6. Rumbek 7. Kuajok 7. Maridi 8. Malakal 9. Tonj 10. Torit 11. Nimule 12. Yambio 13. Kapoeta 14. Yei 15. Bentiu 16. Abyei 17. Akobo 18. Bor 19. Nasir 20. Pibor Avoid the ones at the bottom by all means if you value your life.
EŞRUHLAR: ''Pınar ve Ahmet'in Hikâyesi'' -- (1. KISIM) -- Günlerden birinde Pınar adında bir kadın vardı. Pınar, bağımsız çalışan yetenekli bir iç mimar ve tasarımcıydı. İşi gereği kendi tasarımlarını müşterilere sunmak, vizyonunu insanlara aktarmak ve sosyal medya hesaplarını bir vitrin gibi ustaca kullanmak mecburiyetindeydi. Sosyal beceriler anlamında o kadar profesyoneldi ki, çevresinin genişliğine dışarıdan bakanlar onu oldukça dışa dönük, neşeli, enerjik ve saygın bir profilde sanırdı. Muazzam bir sosyal zekası vardı; girdiği ortamda nasıl davranması gerektiğini, kiminle nasıl konuşacağını, zekice esprileriyle insanları nasıl etkileyeceğini çok iyi bilirdi. Çevresi genişti çünkü insan ilişkilerini yönetme konusunda adeta bir sanatçıydı. Fakat Pınar’ın insanların bilmediği çok gizli bir yönü vardı: Kalabalıklar onun enerjisini bir vampir gibi emiyordu. Sosyal etkinliklerde, iş toplantılarında çok parlak ve dışa dönük görünse de, evine o güvenli limanına gelip çizim masasının başına geçtiği an o "sosyal kıyafeti" üzerinden sıyırır ve tamamen tükenmiş hissederdi. Pili ancak evde, projelerine gömüldüğünde, o derin sessizlik, yalnızlık ve yalıtılmışlık içinde şarj oluyordu. Geniş bir çevrenin içinde gülümseyip sohbet ederken bile aslında ruhsal olarak o ortamdan tamamen kopuktu. İnsanlarla arasına görünmez, aşılmaz bir duvar çekerdi. Herkes onu kendine çok yakın sanır, onu çok sevdiğini ve iyi tanıdığını düşünürdü ancak o aslında kimseye gerçek anlamda içini açmamıştı. Etrafındaki o devasa kalabalıkta, gerçekten kabuğunun içine aldığı insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Dışa dönüklüğü bir "kalkan" veya bir "iş aracı" olarak kullanır. İşi gereği üretimlerini insanlarla buluşturmak, kendi ayaklarının üzerinde durmak için buna muhtaçtı. İnsanlar sessiz, somurtkan veya melankolik birine yaklaşmaktan çekineceğini iyi biliyordu. O da geçmiş ilişkilerinde aldığı derin yaraları ve içindeki o kırılgan kız çocuğunu saklamak için bu kusursuz "neşeli kadın" maskesini yüzüne kaynaklamıştı. Bu maske onu güvende tutuyordu. İnsanlar o sahte vitrinle meşgul olurken, o iç dünyasında kendi izole, huzurlu krallığını yaşamaya devam ediyordu. Pınar aslında insanları sevmeyen biri değildi; o sadece insanların ağır enerjisini taşıyamayan, bu yüzden dış dünyayla ancak "belirli dozlarda ve kontrollü bir rolde" iletişim kurabilen çok derin bir kadındı. Kendi hislerini dışarı aktarmak istese bile, o gizemli ve devasa duyguları karşılayacak kelimeler henüz hiçbir lügatta yazılmamıştı. Günün birinde, büyük bir projenin sunumu için katıldığı bir iş toplantısında Ahmet çıkageldi. Ahmet, yatırım danışmanlığı yapan, rasyonel dünyada sağlam adımlar atan başarılı bir iş adamıydı. Pınar, daha ilk andan itibaren ona karşı açıklanamaz bir yakınlık hissedip toplantıdan sonra onunla sohbete başladı. Sohbet esnasında Ahmet, Pınar'ı yıllardır tanıyormuş gibi davranıyordu ve ağzından çıkan her sözde Pınar biraz daha hayrete düşüyordu. Bir iş toplantısı çıkışında hayatın gizemleri, insan psikolojisi, yaratılış, ezoterik ve tasavvufi konular gibi derin sulara nasıl daldıklarını Pınar bile anlayamamıştı. Ahmet'in kendinden son derece emin, biraz da "çok bilmiş" bir tavrı vardı. Pınar, normal şartlarda bu çok bilmişliğe sinirlenip ona ağzının payını vermek isterdi fakat Ahmet'in onun iç dünyası hakkında söylediği her şey o kadar doğruydu ki, Pınar tek kelime edemiyordu. Üstelik Ahmet o kadar iyi bir hatipti ki, o konuşurken Pınar adeta transa geçiyordu. Kendi duvarlarının bu kadar kolay aşılmasından ve bu savunmasız halinden hiç hoşlanmamıştı. O gün eve döndüğünde Pınar'ın kafasında binbir türlü soru yankılanıyordu. Bugüne kadar kimsenin onu anlamayacağına, maskesinin ardını göremeyeceğine kesin olarak ikna olmuştu. Geçmişte hep yanlış anlaşıldığı için hüsranla sonuçlanan hikayeleri vardı ve bununla yaşamayı öğrenmişti. Şimdi ise bir adam çıkagelmiş, hem de onu hiç tanımadığı halde tüm iç dünyasını yüzüne ifşa etmişti! İçten içe Ahmet'in zihinsel işleyişine ve zekasına hayran kalan Pınar, evinde volta atarak kendi kendine söyleniyordu: "Bu adam kim oluyordu? Ne cüret! Nasıl bu kadar şeyi bilebiliyordu? Beni nasıl bu kadar savunmasız hale getirebildi?!" Sonra Ahmet'in sohbette bahsettiği bir kavram aklına geldi: "Eşruhlar"... "O ne ya? Bu, spiritüel olduğunu iddia eden tatlı dilli dolandırıcıların, kozmik aşk hayaliyle kadınları kandırmak için uydurduğu ucuz bir masaldan ibaret!" diye geçirdi içinden. Fakat Ahmet bunu öylesine içten ve inanarak anlatmıştı ki... Pınar başını iki yana salladı. "Evet, evet... Ben bu adamı kesinlikle kafamda büyüttüm," diye düşündü. Bir sonraki toplantıda daha dik durmalıydı, öyle gardını hemen indirmemeliydi. Geçmişte bu konularda ağzı yanmış, dersini acı bir şekilde almıştı. Ertesi gün büyük bir antlaşmanın imzalanacağı yeni bir toplantı vardı. Görünüşe bakılırsa Pınar ve Ahmet bir süre aynı projede çok yoğun bir etkileşim halinde olacaklardı. İkili yan yana geldiklerinde Pınar'ın gece boyunca kendine verdiği tüm o "dik durma" sözleri uçup gitmişti. Ahmet adeta onun zihnini okuyor, bakışlarıyla ve tavırlarıyla ona olan yoğun ilgisini açıkça belli ediyordu. Pınar ciddi ciddi düşünmeye başladı: Ona bir şans vermeli miydi? İçten içe bu adamdan büyüleniyor ama aynı zamanda ondan dehşet verici bir şekilde korkuyordu. Bu yüzden bilinçaltı, onu korumak adına sürekli şu oyunu kuruyordu: "Acaba beni gerçekten taşıyabilir mi, yoksa işler biraz çirkinleştiğinde kaçıp gidecek mi?’’ Bu duygusal iniş çıkışlar mantığına sürekli müdahale ediyordu. İşin garibi, tüm bu korkularına rağmen zihninin bir köşesinde Ahmet'le birlikte deniz kenarında, ufak, beyaz badanalı bir evde yaşamanın hayalini kurarken buluyordu kendini. İç dünyası savaş alanına dönmüştü. Bir gün, proje üzerinde çalışırken aralarında yine o derin diyaloglardan biri başladı. Pınar, elindeki kalemle oynarken gözlerini kısarak Ahmet'e baktı: "Nasıl oluyor da her seferinde, tam olarak ne hissettiğimi ya da aklımdan o an ne geçtiğini bu kadar net görebiliyorsun? Bu analiz, zeka ile açıklanabilecek bir şey değil. Sanki içimde bir yerde gizli bir kamera var ve sen oradan izliyorsun." Ahmet hafifçe gülümsedi, gözlerinin içi parlıyordu: "Ben kendimden nasıl bu kadar eminim, biliyor musun Pınar? Ben sezgilerimle hareket ederim. Sezgi, aklımıza bir şey takıldığında veya bir şey düşündüğümüzde, içimizde parıldayan o ince, tiz sestir. O, Allah’tan gelir. Ben hayatımı ona göre yaşarım ve inan bana, o sesin beni bir kez bile yanılttığını görmedim." Ahmet biraz daha yaklaşıp ses tonunu yumuşattı: "İlham ise... İlham bütünsel bir bilgi paketi gibidir. Zihninin o bitmek bilmez şüphelerini aşıp sezgine güvendiğinde, sana sunulan ilahi bir hediyedir. Kendi zanaatini yaparken, o çizim masasına oturmadan hemen önce bir anda kalbinde hissettiğin ve heyecandan kaçırmak istemediğin o kıvılcım var ya... İşte o, doğrudan o ilahi kaynaktan gelir." Pınar duydukları karşısında kalakaldı. Derin bir nefes alıp başını yavaşça salladı: "Bu çok garip... Çünkü bazen o masanın başında saatlerce eskiz kağıdına boş boş bakıyorum, tek bir çizgi bile çekemiyorum. Ama bazen, gecenin üçünde sanki biri ellerimi tutmuş da yönlendiriyormuş gibi hissediyorum. Ne yorgunluk kalıyor ne de zaman kavramı. Demek ki o anlarda beni ele geçiren o güç, duyduğum o fısıltı... Senin bahsettiğin ilham bu." Ahmet onaylayarak başını salladı ve devam etti: "Kesinlikle öyle. Fakat burada devreye 'Ego' girer. Ego, biz ortaya bir şeyler çıkardığımızda, onu tamamen kendimizin ürettiği yanılgısına düşürür. Bununla kibirlenmeyi çok severiz. 'Ben bunu yaptım', 'Ben bu kadar emek verdim ve ben başardım' deriz... Halbuki seni o yola sokan da, o yolu sana sevdirip çekilebilir kılan da, nerede ne yapman gerektiğini söyleyen de, o sanatın için gerekli olan bilgiyi sana edindiren de O'dur. Hatta şu an bana bu konuşmayı yaptıran da O'dur. Eserlerinle gurur duy, kendini sev, bu yolun sana açılması elbette sebepsiz değil... Fakat daha yüksek bir perdeden baktığında, bizim egomuz aslında koca bir hiçtir. Her şey bir illüzyondan ibarettir." Günler Ahmet’le bu yoğun ve büyüleyici etkileşimle geçerken, artık kendini tamamen savunmasız hissetmeye başlayan Pınar teslim bayrağını çekmeyi düşünüyordu. Fakat kalbi çok temkinliydi. Birine tamamen teslim olmadan önce, onu en ağır şekilde test etmek zorundaydı. Aksi takdirde güvenemezdi, yeniden darmadağın olabilirdi. Bir akşam, sudan bir sebeple başlayan bir telefon görüşmesinde Pınar aniden buz gibi bir ses tonuna büründü: "Sen böyle düşüneceksen tamam, öyle olsun! Düşünmeye devam et!" dedi ve telefonu Ahmet'in yüzüne kapattı. Ahmet neye uğradığını şaşırmıştı. Bu da neydi şimdi?Ortada hiçbir geçerli sebep yoktu. Çok sevdiği ve artık ruhunun en ince kıvrımlarına kadar tanıdığını düşündüğü kadının bu anlamsız çıkışına hiçbir anlam verememişti. Normalde Pınar'ın zihninden geçen her fırtınayı okuyabilen özgüvenli adam, şu an elinde telefonla saf saf tavana bakıyordu. Pınar onun bu halini görse kahkahalara boğulurdu. Pınar, Ahmet’i tam zaaf noktasından vurmuştu Ahmet’in zihni onu rahat bırakmayacak Pınar’ın neden bunu yaptığını milyonlarca kez analiz edecek sonunda hiçbir sonuca varamayacaktı. Ahmet, insan davranışlarını incelemeyi hareketlerin ardındaki mantığı bulmayı severdi herkesin kendi gerçekliklerinde rasyonel davrandıklarını düşünürdü fakat insan davranışlarının bundan daha karmaşık olabileceğini anlaması lazımdı. İkili ilişkilerinde git gelli bir dönem yaşandı Pınar onu teste sokuyor Ahmet bunun sonucu uzaklaşıyor sonra tekrar yakınlaşıp aynı döngü tekrarlanıyordu. Ahmet bir gün yarın onunla tek kelime iletişim kurmayacağım bunu bu şekilde yürütemez gibi düşüncelere dalmışken, içinden bir kıpırtı ona masasının köşesinde duran Kur'an'ı açmasını söyledi. Ahmet sezgilere ve içsel yönlendirmelere hayatını adamış biriydi. Rastgele açtığı sayfada karşısına şu ayetler çıktı: ‘‘Hiçbir şey hakkında sakın, 'Ben bunu yarın yapacağım' deme. Ancak, 'Allah dilerse' (inşallah yapacağım) de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve, 'Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın bir olana iletir' de.’’ Ahmet o an yerinde donakaldı. Tüm bu karmaşık süreci kendi analitik zihniyle yönetmeye, ipleri elinde tutarak kontrol etmeye çalışmış ve en büyük kılavuzunu, içsel sesini (Rabbini) unutmuştu. Bu ayeti okuduğu an zihnine aniden aydınlatıcı bir ilham düştü. Tüm cevaplar bir anda önüne serilmişti. Pınar'ın ne yapmaya çalıştığını, onu neden bu absürt testlere tabi tuttuğunu, içindeki o terk edilme korkusunu tüm berraklığı ile artık görüyordu. İçi tarifsiz bir huzurla doldu. Ertesi gün, Pınar evdeki çalışma masasına oturduğunda, masanın tam ortasında duran devasa bir çiçek aranjmanıyla karşılaştı. Kocaman bir buket dolusu, kadife yapraklı, derin ve tutkulu güller... Aralarına serpiştirilmiş, saflığı ve masumiyeti simgeleyen bembeyaz papatyalarla birleştiğinde ortaya büyüleyici, adeta masallardan fırlamış bir renk cümbüşü çıkmıştı. Çiçeklerin baş döndürücü, tatlı kokusu tüm odayı sarmıştı. Buket elbette Ahmet'ten gelmişti. Pınar kalbi çarparak zarfı açtı. Çiçeklerin zarafetine bakarak şiirsel ve romantik bir özür veya aşk mesajı bekliyordu. Ancak notu okuduğunda adeta şoka uğradı: "Beni korkutmaya çalıştığını, bana en kötü halini gösterip işler zorlaştığında gidip gitmeyeceğimi test ettiğini çok iyi görüyorum. Bu zihin oyunları bana sökmez. Ben buradayım ve hiçbir yere gitmiyorum. O yüzden, o etrafına ördüğün kalın savunma kalkanlarını artık indirebilirsin." (Devamı 2. Kısımda)
Daily mention volume.